Hissetmek

Okuma Süresi 3 dk, Ayşe Ebru Kopal

İnsan yazdıkları mı? Okudukları mı? Söyledikleri mi? Duydukları mı? İnandıkları mı? Anlattıkları mı?

İnsanın kendine doğru açılan bu kadar çok kapısı varken, insan seçim yapabilmedeki gücünü hangi alana yönlendirmeli? Genellikle yazmıyoruz, okuduklarımız yetersiz, söylediklerimiz çok, inandıklarımız sahte, peki ya duyduklarımız? İnsanın algısına çevirince yüzümü, beş duyu hapishanesinde kendini var etmeye çalışan bir mikroorganizmayı düşlüyorum. Peki beş duyu hapishanemiz, var olma çabamız mı, anlama aracımız mı? Beş duyumuza da körüz aslında. Çoğu zaman yeterince görmüyor, duymuyor, tatmıyor, dokunmuyor özetle hissetmiyoruz. Hissetmek, beş duyumuzu da içine alan narin duyumuz, duyargamız. Yeryüzünün gözyaşlarını, kahkahalarını, kalp atışlarını hissetmek. His=connect; bağlantı. Görünmez ipler, görünmeyenin duyumsanması.

Sessizlikte duyduğun ses, boşlukta burnunun ucuna gelen koku, ağzının içinde ansızın beliren tat, gözlerine dolan ışık sadece hissedebilenlerin.

Hissetmek; tüm bu kendine bakarken çarptığın kavram duvarının ötesinden kendini anlayabilmenin yegane yolu. Neden mi? Çünkü insanın ham maddesi kalp ve kalbin yapabildiği tek eylem hissetmek. Hissetmek, hissedebilmek bizi özgürleştiren; beş duyunun ötesine götüren tek şey. Hissetmekten korkuyoruz. Çünkü hissedebileceğimiz sevinç, neşe olduğu kadar acı, ızdırap da olabiliyor. Peki hissetmek içine bu kadar kocaman şeyler sığdırabiliyorsa; neden hissetmekten korkuyoruz?

Zayıflıklarımızı, zaaflarımızı, yetersizliğimizi hissetmek zihnimiz için cehennem. Çünkü zihinlerimizin en iyi bildiği şey analiz etmek, yorumlamak ve bildiğini sanmak. Uzaktan bakınca bu iki kavrama; madde ve ruh demek istiyorum. Madde ve ruh. Bilinen ve bilinmeyen. Görebildiklerimiz: beş duyumuzun onayına sunulan, üzerinde beş duyu kaşesini mütemadiyen barındıran madde. Şeyler dünyası. Peki bilinmeyen, ruhun durmaksızın bizde varetmeye çalıştığı hissetmek. Korkularımızın, çığlıklarımızın arkasından buram buram kokusunu aldığımız hissetmek. Bedenimizin antenleri, duyargaları aslında. Sadece göremediğimiz dokunamadığımız için kabul vermekte bocaladığımız.

Dünya algımıza sığacak kadar küçük mü? Algımız sınırlarımız mı? Sınırlarımız acılarımız mı? Kendine bakabilmek, hiçbir inanışa maruz kalmadan. Kendinde olan gücü açığa çıkarabilmek. Kavramları susturabildiğinde, anlamları bastırabildiğinde kendine özgürce sorular sormalı insan. Saçmaladığını düşündüren zihnine inat. Her şeyi metodik alt başlıklarla sınırlamaya çalışan zihnin kendi saçmalığına kabul verebilecek seviyeye gelene kadar, kendine saçma sorular sormalı insan. Bu saçmalık zihninde ki tüm inanışları tüm inanmayışları aşabilecek tonda teninin rengine bürünebilecek kadar iddialı bir saçmalama olmalı.

Belki bugün üzerine saçmalamanın elbisesini giymelisin. Yapamam dediklerini yapmalı, atamam dediklerini atmalı, söyleyemem dediklerini söylemelisin. İşte zihnin seni sabote ederek durmadan söylediği kelimenin mucize sesi: Hadi durma SAÇMALA 😊

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.